Değirmenin Suyu

Değirmenin Suyu

Türkiye küçük Millet Meclisleri'nin 9 yılı geride bırakan macerasının finansal arka planının detaylarını, Aşçıbaşımız (Emekli) Şanar Yurdatapan'ın anlatımıyla aşağıda okuyabilirsiniz.

TkMM'ler Haziran 2017 tarihi itibariyle yoluna henüz bir finansal destek sağlayamadan devam ediyor. Gönüllülük ve aktivizm TkMM çalışmasının her vakit en önemli finansal kaynağı da oldu. Şimdi Türkiye'nin ve dünyanın içinden geçtiği bu zor günlerde, en önemli destekçimizin ortak çalışmamızda tuttuğu yer giderek büyüyor.

TkMM'lerin bugüne gelmesinde katkısı olan tüm finansal destekçilerimize teşekkür ediyoruz. Türkiye'de karar alma süreçlerinin demokratikleşmesi ve toplumsal diyaloğun gelişimi için, daha nice 9 yıllara....

Yakup Kadri Karabacak

TkMM- Mutfak, Haziran 2017

Değirmenin Suyu?

En can alıcı soru. Mazur görün, açık ama biraz uzun anlatacağım, çünkü en çok bu noktada üzüntü duyuyorum, bazen açıkça ama çoğu kez fısıltı halinde konuşulanlar kulağıma geldikçe. Bir anlamda biraz da dertleşmek istiyorum bu konuda.
 
Soruya 1. tekil şahıs olarak “ben” diyerek yanıt vereceğim. Çünkü bu çalışmanın başlatıcısı ben oldum ve yürütebilmek için gereken –hacmi de giderek büyüyen- parayı bulmak işi benim başıma kaldı, hala da öyle. Bunun doğal sonucu olarak maddi konulardaki sorumlu tek kişi de benim, hesabımı herkese açık bir şekilde vermek istiyorum.

Bu işin arkasında kim var?

“Değirmenin suyu?” sorusu çoğu kez “Bu işin arkasında kim var, eğer katılırsak başka bir amaca mı hizmet etmiş oluruz?” kuşkusunu taşıyarak soruluyor.
 
Bunu anlayışla karşılamamız lazım. Geçmişte hepimiz iyi niyetimizle hareket ederken başka amaçlara hizmet ettiğimizi neden sonra fark etmedik mi? Bu nedenle yoğurdu üfleyenlere hemen gücenmek haksızlık olur.
Ne var ki, “İnsan hakları” sözcüğünün bile hala sakıncalı sayılabildiği, anne ve babaların, çocuklarının “böyle tehlikeli işler”ebulaşmasından korku duyduğu bir ülkede yaşıyoruz ve devlet caddelerin iki tarafına sivil toplumun çalışmalarında yararlanabilmesi için para ağaçları dikmemiş. Bu tür çalışmalar sadece inançla ve fedakarlıkla yürütülemiyor. Üstelik başarılı olursanız iş kendiliğinden genişliyor, adınızı duyan size gelip kendi derdine çare soruyor. Bir ofis açmak, yerinizin, adresinizin telefonunuzun bilinmesi, arandığında bulunabilmeniz, yardımcılarınızın olması… sonu yok, Napolyon ise her zaman haklı: Para, para, para, başarının olmazsa olmaz koşulu, bir noktadan sonra.
 
Ancak bir başka gerçek de şu ki, insan hakları ile ilgili fon sağlanabilecek –sayısı da çok olmayan- kaynaklar hakkında çok az ve yanlış bilgiler sahibiyiz. Çoğu yerde “Soros’un kanlı paraları” veya “Avrupa Birliği aydınlarımızı satın alıyor” sloganları o kadar yaygınlaşmış ki bu kaynaklardan yararlanmak neredeyse “vatan hainliği” olarak algılanıyor. “Avrupa Birliği fonlarından destek alan projelerle hiçbir şekilde katılmayız” görüşü çok yaygın ve bir dürüstlük, bağımsızlık belirtisi olarak tekrarlanıyor, yaygınlaştırılıyor. TESEV ile birlikte çalışmak bile neredeyse bir suç kanıtı. Oysa demokratikleşme yönünde birçok olumlu projeye imzasını atan bu kuruluş, bünyesinde çok değerli uzmanlar taşıyor ve bizim projemize yaptıkları katkı da nerdeyse gönüllülük temelinde. (Her ay toplantı tutanaklarının analizini yapıp Ortak Payda raporunu hazırlıyorlar)
 
Yabancı fonlar hakkında ne kadar bilgi sahibiyiz?
 
Birincisi, insan haklarıyla ilgili projelere kaynak sağlayan fonların –ki doğal olarak büyük çoğunluğu batı kaynaklı- bulundukları ülkenin devlet politikalarıyla birebir örtüştüğü bilgisi doğru değil. Benim de desteklerinden yararlandığım birçok fon, mesela İngiltere’de Sigrid Rausing, Norveç’te Fritt Ord vakıfları, Amerika’daki John D. & Catherine T. MacArthur Foundation bağımsız vakıflar. İlki pastörize sütleri kutuda ambalajlamayı bularak bundan büyük paralar sağlayan ailenin 5 çocuğundan biri olan dürüst ve iyi niyetli bir kadın tarafından oluşturulmuş. Sonuncusu ise çok zengin bir adamla eşinin mirasının %90’dan fazlasını bağışlamasıyla oluşan bağımsız bir vakıf.
 
Human Rights Watch (İnsan Hakları İzleme) örgütünün 1990’larda Türkiye’de bir yığın dedikoduya neden olan Hellman-Hammett ödülü, Amerika’da 1950’lerin başındaki meşhur McCarthy döneminde hapse atılan, iş bulamayan bir çiftin adını taşıyor. Zaten eski adı “Helsinki Watch” olan bu kuruluş, ABD’nin dış politikalarını acımasızca eleştiren kurumların başında geliyor. Kısacası “Gen. Evren de Türk, Aziz Nesin de, o halde Aziz Nesin faşisttir” demek ne kadar sağlıklı bir mantıksa, Amerikan, İngiliz, Alman kurumlarının tümünü “Aman, emperyalist işte” kefesine tıkıştırmak da öyle bir şey işte.
 
Peki ya devletlerin ayırdığı fonlar? Bizde en çok bilineni ve karşı çıkılanı Avrupa Birliği fonları(*). Oysa birçok ülkenin (Norveç, İngiltere, Finlandiya, İsveç, Hollanda) dışişleri bakanlıkları bünyesinde oluşturulmuş fonları olduğu gibi, mesela Amerika’da bütçesini Senatodan alan ancak toplum denetiminde harcayan NED (National Endowment for Democracy) gibi, German Marshall Fund’ın bir katılımı olan Black Sea Trust gibi kurumlardan da zaman zaman yararlandık (Ortak Payda, Bilgi Edinme, Düşünce Özgürlüğü için İstanbul Buluşmaları gibi projelerde,Ortak Çalışma Grupları çalışmasının başlangıcında) ve gene de yararlanabiliriz. Çünkü bu konudaki ilkemiz gayet net:

Koşul ileri sürmeyen her fondan yararlanabiliriz.
 
Bize koşul dayatmayan her kaynak -ister özel, ister resmi, ister Amerikan, ister Rus- kabulümüzdür. Dolayısı ile çıkarılabilecek söylentilere vereceğimiz yanıt da açık ve hazır: “Projemizi desteklerken şart ileri sürseydi, teşekkür eder ve reddederdik. Ama bizim hazırladığımız projeye verdiğimiz şekliyle destek olduklarına göre onlara sadece teşekkür edebiliriz. Gerisi bizim değil, onların sorunu.”
 
Bu noktada sevgili Aziz Nesin’in deneyiminden ders ve örnek alıyoruz. 1980’lerin ortalarında Türkiye Yazarlar Sendikası’nın İstanbul’da düzenlediği “Asya-Afrika Yazarları Kongresi”ne ANAP’ın MHP kökenli Kültür Bakanı Namık Kemal Zeybek’in maddi destek sağlaması üzerine bir yığın laf edilmiş. Bunlara Aziz Nesin’in verdiği yanıtı bizzat kendisinden dinlemiştim. “Kongrenin tüm masraflarını karşıladılar ve hiçbir koşul ileri sürmediler. Bize yapacak bir tek şey kaldı, teşekkür etmek”. Arkasından da kahkahayı basmıştı: “Yahu, solculara neden yardım ettiğinin hesabını o versin artık!..” Tabii, sol taraftan “Vay efendim nasıl olur da bir faşistten para alırsınız?” diye saldırıldığı gibi tam tersi de “Vay efendim, nasıl olur da komünistlere yardım edersin?” şeklinde bakanın başına gelmiş olmalı. Sonuç? Asya- Afrika yazarlarını bir araya getiren bu onurlu buluşmanın, Türk okurlarının bir çoğunun Asya ve Afrika yazarlarıyla, onların da bizim yazarlarımızın eserleriyle tanışmalarında önemli bir katkısı olmuştur herhalde.
 
Evet, biz de aklın bir olan yolunu izliyor ve aynı ilkeyi uyguluyoruz. Yaptığımız işten emin olduktan sonra, her yaptığımız iş açık oldukça, gerisini bize destek veren düşünsün!
 
Avrupa Birliği’nden para alıyor muyuz?
 
En sonunda evet. Bir yıllık ve toplam 98.900€’luk bir projeyi –deli pösteki sayar gibi- emek emek hazırlayıp verdik. (Projenin özetini ve bütçesini bir alttaki kutuya tıklayarak görebilirsiniz)
İyi mi ettik, orasından emin değilim. Çünkü o kadar büyük bir bürokrasisi var ki, insanı canından bezdiriyor. İstediğiniz işi yapmak için harcayacağınız zaman ve enerjinin bir o kadarını da istenen bürokratik işleri yapmak için harcamak zorundasınız. Bunun ayrıntılarıyla kafanızı şişirmek istemiyorum. Ancak projenin kabulü 16.11.2009’da bildirildiği halde kontratın imzalanması 16.02.2010 tarihinde yapılabildi. (İmza tarihinden önce yapılan hiçbir harcamayı kabul etmiyorlar). Yani biz “Tamam, para bulduk” diye seviniyorduk ama üç ay keseden –kese de boş olduğu için borçlanarak- sürdürmek zorunda kaldık. Hepsi 12 aylık projenin üç ay sırf bürokrasi nedeniyle gecikmesi nasıl bir iş?
 
Özel servet bildirimim:
 
İşte en kolayı bu. Çünkü ne taşınabilir, ne taşınmaz hiçbir şeyim yok. Ev, dükkan, otomobil, hisse senedi, mücevher, nakit para filan hiçbir şeyim yok ama aç açık da değilim ve çok mutluyum. 1970’li yıllarda yaptığım müzikler bana şimdi gelir getirmeye başladı. O zamanlar beste, güfte vb. telif haklarını güvenceye alan mevzuat ve kurumlar yoktu, şimdi var. MESAM bu telif haklarını toplayıp bir düzen içinde hak sahiplerine iletiyor (Sağlık sigortam da bu kuruluş üstünden).
 
“Eskiye rağbet olsa Bitpazarı’na nur yağardı” diye bir söz vardır. Yağdı galiba. 70’li yıllarda yaptığımız şarkıların bir çoğu bugün gene dinlenir oldu. Bunları bugünün şarkıcıları okumak istedikçe ve/veya bu müzikleri TV programlarında ve reklamlarda kullanmak istediklerinde telefonum çalıyor. Ben de bu iş için anlaşma yapıp vekalet verdiğim Pelikan Müzik adlı kuruluşa yönlendiriyorum. Sonra bir bakıyorum banka hesabıma beni 2 ay, 3 ay geçindirecek bir para gelivermiş durduk yerde.
 
Sonuç olarak, 3 yıldan fazla bir zamandır, hiçbir projeden para almadığım gibi, lüks olmayan yaşamıma yetecek kadarının dışındakini gene bu çalışmalara harcıyorum. Yani bu işlerin şu andaki tek yerli fonlayıcısı durumundayım, hiçbir şikayetim yok. Hatta daha büyük bir kaynak oluşturabilecek bir fikrim de var. Şimdilik kendime saklayayım, başarırsam zaten medyadan duyarsınız.

Nereye kadar gider?
 
Peki bu nereye kadar böyle gidecek? Adı “Türkiye küçük Millet Meclisleri” olan bu sivil çalışma neden dışarıdan finanse edilsin ki? Türkiye açlıkla boğuşan birçok Afrika veya Asya ülkesine oranla çok daha gelişmiş bir ülke. Bu çalışmayı finanse edecek kaynaklara fazlasıyla sahibiz.
 
Sahibiz de, bu işin başlangıcında gidip “Şehrinizde siz de bir küçük Millet Meclisi oluşturun, tüm masrafları karşılayın, merkezi çalışma için de ayrıca şu kadar para bulun, bize yollayın” desek ne derlerdi tahmin edersiniz? Hiç kuşkusuz önce “olması çok zor görünen” bu işin olabilirliğini ispatlamak, ortaya elle tutulur bir şey çıkartmak gerek ki insanlar bunun yararına inansınlar, benimsesinler. Ondan sonra siz “dur” deseniz durmaz, sürdürürler. Haziran 2010 sonuna kadar sayımızı 41 ile çıkarır ve bu illerde her ay düzenli toplanan sağlam bir yapı oluşturursak ondan sonra ikinci safhaya geçebiliriz.
 
Şimdi buyurun önce bir alttaki kutuya tıklayıp Avrupa Birliği desteğinin bütçesini inceleyin, alınan/alınacak paranın nasıl ve nereye harcandığını/harcanacağını görün. Sonra bu sorunun yanıtı için bir daha alttaki bölüme girip bu çalışmanın nasıl gelişebileceği ve nasıl tamamen kendi kaynaklarımıza dayanarak finanse edilebileceği hakkındaki tahminlerimizi okuyabilirsiniz.
 
Şeffaflık, sivil toplum çalışmalarının olmazsa olmaz kuralı. Ona saygı göstermek zorundayız.
**********************
(*)Avrupa Birliği fonlarında daha da acıklı bir bilgisizlik var. Bu birlik, iç işlerimize karışmakla, bizi yönlendirmeye kalkmakla, bu amaçla aydınlarımızı satın almakla suçlanıyor. (Alman vakıflarının casuslukla suçlanarak DGM’de yargılandığı daha taze bir anı). Oysa Avrupa Birliğine üye olmak için başvuran Türkiye. Bu üyelik için kendi yasal sistemini ve kurumsal yapılarını birliğin ilkelerine uydurmaya söz veren o. Uyum sürecini kolaylaştırmak için Avrupa Birliğinin ayırdığı fonlar var. Bu fonlardaki paraları üye ülkeler veriyor, üye olmak isteyenler ise projeler vererek yararlanıyor. İnsan hakları için olanlar değil, ama üye ve aday ülkelerin kullanımına açık birçok tematik topluluk programlarına (kadına karşı şiddetin önlenmesi, çevre, vs.) “Aday ülke” olarak Türkiye’nin de para katkısında bulunduğunu, ama ülkemizden yeterince proje verilmediği için fonların başka ülkelerden verilen projelere gittiğini, yani Türkiye’nin bu fonlardan para almak değil para verdiğini biliyor muyuz? Bu para bizim cebimizden çıkıyor oysa…
 
Bu nereye kadar böyle gidecek?
 
Adı “Türkiye küçük Millet Meclisleri” olan bu sivil çalışma neden dışarıdan finanse edilsin ki? Türkiye olarak bu çalışmayı finanse edecek kaynaklara fazlasıyla sahibiz. Ama bu kaynakları harekete geçirebilmek için önce ortaya inanç ve güven sağlayacak somut bir şey çıkarmak gerekti.
Bunu başarabildiğimizi sanıyoruz. Başarının ispatı sadece siyasi partilerin, Başbakanın, TBMM Başkanı’nın TkMM’leri muhatap kabul etmesinde değil, 2008 Ekim ayından bu yana 5 ilden 30 ile kadar artarak gelişen kMM’lerin her ay düzenli toplanmasının yarattığı olumlu izlenimde yatıyor.

Bu kaynakların nasıl harekete geçirilebileceği ve küçük Millet Meclisleri’nin kendi ayakları üstünde ne zaman ve nasıl durabileceği hakkındaki düşüncelere burada ulaşabilirsiniz.
 
Yerel kaynaklar nasıl harekete geçecek?

İlk kaynaklarımız zaten harekete geçti bile. Toplantılarımızı yerel FORUM’ların (artık kMM’lerinin) katılımcıları olan Odaların, Sendikaların, Gazeteci Cemiyetlerinin, Baroların salonlarında yapıyoruz. Çoğu yerde ev sahibi olarak çay-kahve servisini de üstleniyorlar. Yer yer telefonlarını, büro aletlerini kullanıyoruz. Kimi yerde büyük afişlerimizi bastırıp bize hediye ediyorlar. Zaten yerel hamalımızın (eskiden adına girişimcimiz diyorduk) onca yükü sırtlandıktan sonra bir de cebinden telefon parası, fotokopi parası, çay-kahve parası ödememesi için -her toplantı sonrasında- kendisine yapılan 200 liralık ödemenin de harcadığı emeğin sembolik bir karşılığı olarak kendisine kalması için yerel kaynakların harekete geçirilmesini öneriyorduk.
 
Şimdi ise bir adım daha öteye geçiyor ve Belediyelere bu işi bir “kamu hizmeti” olarak alenen desteklemelerini öneriyoruz. Üç somut isteğimiz var onlardan: 1. Her toplantıda başkanın koltuğu kendisini bekliyor, boş kalmasın, 2. Hamalımıza bir masa, bilgisayar ve telefon tahsis edin, bu masraflara katkıda bulunmuş olun, 3. Ayda bir toplantılara kolaylaştırıcı olarak tanınmış bir kişiyi davet edin, yol ve ağırlanmasını belediye olarak üstlenin.
 
Tabii ki kalıcı sonuç –belki bir yıl sonra- bir vakıf oluşturmak ve gerek bu işi gerekse benzer sivil çalışmaları o kanaldan yürütmek olmalıdır.

 

Şanar Yurdatapan (Emekli Aşçıbaşı)

12.04.2010